16 Aralık 2015 Çarşamba



















































































































































                                                                                              keşke hiç olmasaydım

11 Aralık 2015 Cuma

biraz kendinle ilgilen

İnsanın kendisiyle ilgilenmeye ihtiyacı varmış. Michelle Phan'dan gördüm, öğrendim. :D Gerçekten kişiyi rahatlatıyor, tazeliyor ve enerji veriyor. Michelle Phan youtube'da ünlenmiş bir makyaj uzmanı. İyi bir seviyeye ulaşmış. Makyajla falan çok da ilgilenmiyorum aslında. Makyaj tutkunu olduğum için izlemiyorum, izlediğim videoların makyaj uygulamasını da yapmıyorum. Ben daha çok havasını ve sesini sevdiğim için izliyorum. İnsanı rahatlatıyor, sakinleştiriyor. :)
Dün matematik sınavımdan sonra biraz kendime ilgi gösteriyim dedim. :) Banyodan sonra kil maskemi sürüp saçlarımı yaptım. Ruhumuzun ve vücudumuzun bakıma, ilgiye ihtiyacı var.
Bu yazıyı okuyan arkadaşlar, vaktiniz varsa bir deneyin.
Telefonunuza meditasyon uygulaması indirin. Basit ve küçük bir meditasyon bile olsa iyi geliyor.
(Birkaç gün öncesine kadar bu kısa meditasyonları yaparken uykuya daldığım da oluyordu :D şimdiyse yine zorluk çekiyorum uyumakta yorgun olmama rağmen.)
Ya da şu sakinleştirici zen müziklerini bir deneyin. :)
Yüzünüze maske yapın, olmazsa temizlediğiniz yüzünüze argan ya da kayısı yağı gibi yağlardan sürün.
Yatağınıza uzanıp müzik dinleyin veya en sevdiğiniz köşenize çekilip kitap okuyun.

Sadece ama sadece kendin için yaptığın şeyler de ayrı bir tat veriyormuş. Bilgi edinmek için değil, sadece öylece okumak istediğin için sayfalarını çevirdiğin kitap, insanlar için değil kendin için yaptığın bakım ve makyaj, beğenilsin diye değil, satmak için değil, canın istediği için çirkin olsa dahi boyadığın bardaklar,.. işte bunlar ruha hitap eden, ruha değen şeyler.

Başka insanlara gösterebileceğimiz ilgiyi de içimizde bulabilmemiz için önce kendimize ilgi göstermemiz gerektiğini düşünüyorum artık. Saydıklarımdan bazıları hafifte olsa bir suçluluk hissettiriyordu sanırım. Ama şunu fark ettim kendim için yaptığım şeyleri bencillik olarak görmemeliyim çünkü belki sadece kendim için yapıyorum ama kendim için yaptığım şeyler, kendime gösterdiğim ilgi sadece beni tazelemiyor, başkalarına verebileceğim ilgi ve enerjinin kaynağı da oluyor.

Belki de bunu herkes biliyor ama ben yeni kabul ettim. :D

Son günlerde ne kadar bahsetmek isteğidim konular olsa da yazdıklarım ve ne kadar yazma isteği kabarsa da içimde yorgunluktan dolayı mı ne yazdıklarım bana yavan geliyor ne acıki :( , ama umarım yazdıklarımı beğeniyorsunuzdur. :)








8 Aralık 2015 Salı

Bugün okulda servislerin olduğu yöne doğru yürürken arkadaşla arkamızdaki iki çocuğun konuşmasına mecburen kulak misafiri olduk. Zaten fazlasıyla yüksek sesle konuşuyorlardı. Lafları da yeteri kadar anlamlı olsaydı bari. Hani güldük falan kendi aramızda ama aslında sinir bozucu sözlerdi.

x: Abi, Türkiye'de çok çok güzel kız yok ya, güzel ama çok güzel değil. Türkiye'deki kızlar çok çirkin. ( gibi bişiler demişti ilk)
y: Parası yok muymuş? (diğeri de böyle bi cevap vermişti)

Bana batan bi konuşmaydı birçok yönden. Yani ilki sen kendini nasıl bir dev aynasında görüp nasıl beğeniyorsun da böyle bir şeyi bu şekilde hiç rahatsız olmadan bangır bangır haykırabiliyorsun. İkincisi, ama bu fazla yüzeysel bir yaklaşım değil mi? Üçüncü güzel bulacağın kız seni yeteri kadar iyi bulacak mı acaba?

İnsanlar kendilerini başka insanlara beğendirmek için değiştirmemeli, hem görünüş olarak hem de davranışsal olarak. Güney Kore'de çok yaygın estetik ameliyatlar. Ben genellikle oyuncuların, şarkıcıların, zenginlerin yaptırdığını düşünmüştüm. Halka kadar ulaşmış ama. Yapmayın, kendinizden vazgeçmeyin. Hem anlamıyorum. Kafamda oturtamadığım bir yanı da birisi seni estetik yaptırdıktan sonra beğense hatta çok güzel olduğun için senin için yanıp tutuşsa falan, şu düşünceyle nasıl baş ediceksin: Böyle görünmeseydim, bana yine bakar mıydı, eski halimle şu anda yine onunla olabilir miydim?
Hayır hayır... Biri sizi siz olarak kabul etmeli. Güçlü durun, kendiniz olmayı sevin. Kendinize tapınmanız gerekmiyor, sadece kendinizi kabul edin ve kendinize sarılın.

Ve birbirimizin kendiliğine saygı duyalım. :)




1 Aralık 2015 Salı

bir derdim var

Feministlik erkek düşmanlığı ya da bir şeyi protesto etmek için soyunmak demek değil.
Feministlik, kadınların da erkekler kadar birey sayılması, değer görmesi, ikinci plana atılmasını önlemek, ciddiye alınmak için mücadele etmektir.
Kadınların ciddiye alınmasını istiyorum.
Daha şimdiden saçma sapan kadın-erkek meselelerinden gereksiz tartışmalardan bıktım ve yoruldum ama vazgeçmemem gerek. Biliyorum, pes etmemeliyim. İnsanlar her ne kadar anlamamakta ısrar etse de kendimi unutmamalı, kendi inançlarım ve değerlerim için yürümeye devam etmeliyim.
KENDİ inançlarım ve değerlerim!
Toplumun değil! Bu toplumun bize dayattıkları değil, küçüklüğümüzden beri. Haraketlerimizi istemsiz bir şekilde etkileyen bu kafamıza yerleştirilmiş yargılar değil. Bunu istemiyorum.
Şu zamana kadar kendimi anlatamadığımı fark ettim ve yeteri kadar uğraşmamıştım, bazen susmayı tercih etmiştim.
Buna dur demeliyim çünkü her susuş içimde rahatsız edici bir şeylerin birikmesine neden oluyor. En belirgini ise öfke.
Susar ve mücadele etmezsem istemediğim biri olacağım.
Erkek olmadığım için bir takım kalıplara, duvarlara, kurallara sıkıştırılmak zorunda değilim, bunu anlayın.
Bir karar var.
Kendimi riske atmaya karar vermek...
Geri çekildiğim sürece daha fazla üzerime gelincek.
Kız bebekle erkek arabayla oynar.
Kız başarılı olursa çalışkandır, erkek zeki.
Erkekler hareketli olur, kızlar sakin,uslu.
Erkek dağınık olur, kız düzenli.
Bu ve buna benzer sayması güç derecede çok boktan yargı ve dayatma var.
A, boktan demişken kızın ağzına küfür yakışmaz, kız küfür etmesin aman ne ayıp, erkek yapar. Erkek her şeyi yapar zaten.
Yok kız kısmı bi saatten sonra dışarı çıkmaz, yok erkek adam şimdi yapsın evlilikten önce halletsin.
Bizler bile kendimizi küçük görüyor, geri çekiyor, edilgen kalıyoruz. Bizler kendimizi toplumun gözlerinden görmeye zorlanıyoruz.
Erkeklerin bizim hakkımızda bilmediği daha bi ton şey var.
Ama bizler de kendimiz hakkında az şey biliyoruz, haklarımızın bile farkında değiliz.
Kontrol erkeklerdedir, yok erkekler azgın olur, kadınlar daha sakindir, erkekler kadar aktif değildir cinsel olarak da. Böyle bir şey yok. Bu kadından erkeğe değil, kişiden kişiye değişen bir durum.
Hadi erkekler bilmiyor ama ülkemizin kadınları da kendi cinselliklerinden bir haberler.
Ulan bi de neden şunu anlamıyorsunuz? Yani neden cinselliği bu kadar abartıyorsunuz. Tamam, evet, cinsellik bir ihtiyaçtır, doğal bir şeydir, evet hayatımıza da etkisi var ama neden bu kadar abartılıyor. Sanki insan tümüyle cinsel içerikli. Ama her şey bu kadar cinselliğe bağlanmak zorunda değilki. Ulan ben konuşurken sadece bir insan, bir birey, jihoo olarak konuşamaz mıyım? Nasıl anlatayım? Demek istediğim iki dk oturup cinselliği bir kenara koyup konuşmak mümkün değil mi? Cinsellik konuşurken bile cinselliği bir kenara bırakabilirsiniz. Bu olabilecek, normal bişi bunun bi farkına varın.
Yoruluyorum. İnsanlar, bu toplum, bu dünya beni yoruyor.
Ama şunu istiyorum; Sylvia Plath, Virginia Woolf, Marilyn Monroe, Pamela Spence gibi etkilendiğim, sevdiğim, anladığım kadınlarımı içime alıp biriktirip yürümek istiyorum.
Ve şu da var hayatında sağlam duruş sergileyen, güçlü, baskın karakterli kadınların da kadınlıklarının zayıf görülmesini, zayıflatılmasını anlamıyorum.
Lütfen, genel olarak, sadece bu konuda da değil, zihinlerimizi bi açalım ve biraz geniş bakalım şu dünyaya, ha?!
Bunlar daha söyleyebileceklerimin sadece küçük bir kısmı; aklımdaki bütün o yığılmışlığın özeti gibi. Bu bile üzerimdeki ağırlığın bir kısmını aldı, rahatlattı.
A, bir de feministlik kadın hakları savunulurken kadınların yanında yer alan, destek veren erkekleri sırf erkek oldukları için susturmak da olmamalı.
Eşit olmalıyız. Eşitten kastım, herkesin aynı şekilde bir birey olarak sayılması. Sadece kadın-erkek durumunda da değil. Farklı ırktan insanlar arasında da.  Ama iş adalete gelince, adaletin eşitlikle değil, tarafsızlıkla sağlanması gerektiğini öğrendik de görüyoruz da.
Ya da belki mevcut durumlardan bazı pozitif ayrıcalıklar sağlanmak zorunda kalınabilir günlük hayatta. Hem cinsiyet hem de ırk konusunda. Ama bu ayrıcalıklar, toplumdaki eşitlik düzeyinin olması gerektiği şekilde sağlanmasına kadar ve daha beter ayrıcalık sağlanan kesimi toplumdan koparmayacak şekilde olmalı diye düşünüyorum.
Nerden başladım nereye geldim.
Bugün şunu da düşündüm. Kadınlara hani duygusal oldukları için yargılarında pek güvenilmez ya. Öte yandan bugün şunu da görüyorum; belki kadınlar duygularına kapılarak hareket ediyorlar ama erkeklerde dürtülerine kapılıp hareket ediyorlar.
Bunları buraya sıralamam gerekiyordu. Anlatmaya bir yerden başlamam gerekiyordu, konuşmaya. Umarım iyi bir şekilde devamını getirebilirim.



"Demo koko ga boku no ibasho naraba mitasanai kara"    - Abnormalize (Ling Toshite Shigure)

Yani, "Ama eğer burası ait olduğum yerse benim için yeterli değil."


bunları anlatmaktan aciz anne babalar
gerçeklerden uzak düşmüş tüm kanunlar
"evet" demeye alışmış kadınlar



25 Kasım 2015 Çarşamba

İnsan bir problem...
Hayatı boyunca kendini çözmeye çalışan
Kendi olur, "kendi" diye bir şey varsa ya da bazen başkası olur
Bilerek ya da bilmeyerek
Zamanla yapışır üstüne, seçmiş bulunduğu ya da seçmek zorunda kaldığı giysi
Hayatta çözülmesi en zor problem,
İnsanın kendisi
Çözmeye korkuyor musun,
Kafayı çözmeye mi taktın
Çözdükçe karışıyor mu
Yoksa çözülecek bir şey göremiyor musun
Belki de sen karıştırıyorsun iyice
Gerçekten bir sonuca varacak mı
Bir sonuç var mı
Yoksa bu düğümde kendini mi boğacaksın
                                                                                                       jihoo



HIM, Ville Valo :) 
Lise zamanı keşfetmiştim bu grubu ve bu adamı. :) Nasıl bir hayran olmuştum :D Baya bi takmıştım. Art arda albümlerini aldım, internetten hep haberlerine bakıyorum, konser görüntülerini, röportajları izliyorum... Ben böyle taktığım insanları baya bi araştırırım, kime ilgi duyuyorum, kime hayran olmaya başlıyorum. :) Boş bir şekilde değil, iyi bilmek, tanımak gerekir. Bazı görüntülerden dolayı, yaptıklarından dolayı uzaklaşmıştım, soğumuştum. Hatta dinlemeyi bile bırakmıştım. Tekrardan ne zaman başladım, tam hatırlamıyorum. Bir sene ya da bi kaç ay öncesi olabilir. Geri döndüm ve daha iyi anlamaya başladım şarkıları. Nasıl bırakmışım?
Bir insanın ne kadar tasvip etmediğiniz davranışları ya da yaşam şekli olsa da ruhunuza, kalbinize, içinizde sakladıklarınıza hitap ediyor, oralara ulaşıyor ya, dokunuyor o zaman bir şey yapamıyorsunuz. 
Bu adamın şarkılarında anlattıkları, röportajlarında verdiği cevaplar...
Adamı uzaktan tanıdığımı düşünüyorum. 
Şarkıları ondan kopmama engel oluyor. 
Kendimi yakın hissediyorum. 
Ben insanlar hakkında düşüncelerimi onların konuşma tarzlarına, sözlerine dayandırırım ve davranışlarına.
Birçok aşk şarkısında erkek ve kadın arasında kopukluk hissedilir. Evet, bu adam da o kopukluktan, kırılmadan dolayı bu şarkıları yazdı ama sanki kadınları karşıdan görmüyor. Sanki karşıdan değil, yanlarından bakıyor, yanı başlarından.
Ville Valo kafamda diğer erkeklerden uzak bir şekilde yer bulmuş bir erkek. 
Sanki bütün erkekler sizin karşınızda durur ama Ville Valo yanınızda olurmuş gibi, anlarmış gibi. 




Bence her samimiyetsizlik kötülük değil. Biz insanlar kendimizi gizlemek zorunda kalıyoruz. Aşkımızı, kırgınlıklarımızı, öfkemizi... Bir maske ardına gizlenmek zorunda bırakılıyoruz hepimiz. Hepimiz... Koruma mekanizmalarından biridir bu. Bu dünyada, bu yaşam alanında ayakta kalmanın, yürüyebilmenin gerektirdiği yollardan biri değil mi! Bulabilirseniz samimi olabileceğinizi hissettiğiniz insanlar o zaman kendinizi açarsınız. Ben anlamıyorum... 
Bir kişinin sözleri neredeyse iki sene boyunca hala nasıl üzerimde ağırlığını koruyabilir? Hala nasıl kafamda soru işaretlerine sebep olabilir? Keşke hiç tanımasaydım. Seni ben aramıştım. Yanlış kişiyi aramışım. Hiç beklediğim gibi gelmedin. Belki de iyi oldu böylesi.

Ellerimden tutup çekicekmiş gibi yapıp daha dibe bırakıverdin beni. Amacın bu değildi. Farkında da değilsin, her şeyi gördüğünü, anladığını sansan da. Merak ediyorum, hiç çıkmasaydın karşıma şimdi daha mı iyi olurdum diye. Olması gerekiyormuş diye düşünmeliyim ama, daha iyi. Beni yanlış gördün, yanlış yaklaştın bana. "Yanılıyorsun." bunu söyleyemedim. Aklımda hep bunu haykırıyorum sana, düşüncelerimin başında ya da sonunda.


Belki ben de samimiyetsizim, belki maskelerim var benim de ama ben insanları dinler ve sözlerini üzerimde taşırım.

20 Kasım 2015 Cuma


BTS'ten Suga'nın sesi


Seviyorum ya. Şu aralar bana enerji ve moral veren bir grup. :) 

Samimiler, havalılar, başarılılar.

Olmak istediğim gibiler. :)

15 Kasım 2015 Pazar

durma, düşme, ağlama, sadece yürü




Ben samimiyetsiz miyim.......
Sakın cevap verme
Bilmiyorsunki
Nerden bilebilirsin
Belki de öyleyim
Toplumun genelinden daha samimiyetsiz değilimki 
Beni niye samimiyetsiz yaptınız
Kafamı karıştırdınız
Kendimi savuncak hiçbir şeyim de kalmadı
Kendi içimde kayboldum 
Artık aramayın beni
İnsan çamuruna batmış gibiyim
Gerçekten battım mı
Ben kimdim 
Kimim
Artık bilmiyorum
Hiçbir şey söyleme
Hiç olmadım mı ben




uzak durup beni biraz anlar mısın


Ben sessiz bir çocuktum. Sessiz olmak bir eksiklik, bir kusur muydu? Öyle mi? Tanımadığım, tam bir fikir sahibi olmadığım, güvenmediğim insanlara kendimi açmamam samimiyetsizlik mi? Belki değildi. Sessizlerin üzerine bu kadar yürümeyin. Gürültü yapmak nasıl olur diye merak ettim. Öyle olsam ne olur diye denedim. Beter oldum. Kendimi kaybettim. Benim suçumdu. 
Yanlış tanındığımı farkedip kendimi nasıl düzgün tanıtacağımı bilememek... Sandığınız kadar iyi değilim, şüphe yığınlarında boğmayın, o kadar da kötü değilim. Ben de sizi yanlış tanıyorum, bu yüzden doğru anlaşıldığımı sanıyorum. İnsanlar beni yoruyor. Kimseyle konuşmak istemiyorum, korkuyorum. Belki konuşmak gerek ama hep bir perdenin ardından görülüyorum. Belki kolaya kaçmak ama siz en iyisi hiç sevmeyin beni. 


siz bilmezsiniz, ben böyle değildim

14 Kasım 2015 Cumartesi

Biraz geç kalmış olabilirim. Yeni bir mim. Ebrar arkadaşımızın blogundan bir fotoğraf seçip aklımdan geçenleri, bendeki izlenimleri yazacağım. Arkadaşımızın blogu http://heybemdefotograf.blogspot.com.tr/ ve benim seçtiğim fotoğraf: Fotoğrafı alamadı. :D

Güneş batarken çekildiğini düşündüğüm, evlerin, ağaçların siyah gölgeler halinde göründüğü ve pembe bulutların gökyüzüne karıştığı bir fotoğraf.


Bazen gökyüzüne bakarak yürürüm. :) Özellikle gün batımında çok hoş renkler çıkar ortaya, tatlı renkler. :) Kimse bakmazken başımı kaldırıp gökyüzünü izlemek, öylece, çok hoşuma gider. Durup durup bakmak flörtleşiyormuş gibi... :) Kimse bakmıyor ama ben seni görüyorum. Aramızda...

Ankara'nın denizi yukarda, yukarıya bak. :)
Bak, bulutlar nasıl da ince ince dalga yapmış, kıyıyı okşuyor
Usulca, özgürlüğün rengine dokunuyor.
Sakin...
Sakin...
Sakin...





  Okuyanlara mim gelsin. ;) 


Ve bir şey daha

üzmeyelim birbirimizi

bu kadar kötü bakmayalım birbirimize

bi gülelim, ellerimiz bi buluşsun ve sarılalım

zor ama hepimiz birbirimize benziyoruz içimizde

acılarmızda, beklentilerimizde

ağlarken ve severken

zor ama birimizden biri elini uzatsın

bugün o yarın sen

yapmayın

nolur yapmayın

bi kısmı da güzel kalsın şu dünyanın

nolur






4 Kasım 2015 Çarşamba

mimmimimimmim mim

İlk defa mimlendim. Deeptone mimlemiş beni. Mim'in adı "Ne Söylerdin?". İsim söylemiş aslında ama istediğiniz biri de olabilir demiş. İstediğim birine yazmak daha kolay olacağı için verilenlerden farklı birilerine söyleyeceğim diyeceğimi. :D Roman kahramanı da olabilir demiş. Bir hafta öncesine kadar okuduğum kitaptaki karaktere birkaç soru yöneltmek istiyorum ben. O karaktere karşı baya doluyum çünkü ve kitapta beni çok zorladığı zamanlar oldu.
Kitabın adı "Yalancı Tanıklar Kahvesi". 1970'lerin siyasi yapısında devrimci bir ağa oğlunun yaşadıklarını, başından geçenleri anlatıyor. Kitabı baside indirgeyen bir yorum da yapmak istemiyorum ama kitapta karakterin cinsel hayatı devrimci karakterinden daha fazla yer kaplıyor ve aslında kitap boyunca bir devrimci olarak da pek bir şey yapmıyor. Daha çok çevresinde olanları izleyip çevresindeki insanlarla fikir, görüş alışverişi yapıyor ve farkediyoruzki çevresinde bir şey yapmıyormuş gibi görünen insanlar karakterden daha dolu ve iş yapıyor. Neyse çok uzattım, burada kitabı anlatmamam gerekiyordu. İşte bu karaktere sözlerim,

Herkese bi laf söylediğin gibi kendini eleştirdin durmadın, evet, bu yönden kendimden bir şeyler buldum sende ama özellikle yaşamlarına girdiğin kadınlar hakkında için rahat mı acaba? Bu kadar azgın olmak zordunda mıydın? Kitap boyu beni çok zorladın. Bütün o cinsel doymamazlığına ve durmak bilmeyen dürtülerine rağmen Reyhan'ı gerçekten sevebileceğini düşünmüştüm ama sen içinden çabuk sildin onu ve merak ediyorum acaba karşındaki karşı cinsten birini kadın olarak ve cinsel ihtiyaçlarını giderecek bir varlıktan önce bir insan, bir birey olarak görmen, ona o şekilde bakman neden bu kadar zor? Zeliş'e gelelim, onun da senin gibi bir azgın olmasına rağmen o kız hakkında küçümseyici ve aşağılayıcı düşüncelere sahip olmaya hiç hakkın yok. Eleştirecek biri varsa da sen o kişi değilsin, o konumda değilsin Muhsin! Son olarak Nahide... Nahide'ye de biraz kızgınım aslında senin gibi biriyle tekrar karşılaştığı ilk günden öyle bir fedakarlıkta bulunması... Neyseki o kızı seviyorsun sanırım ve kitabın sonuna bakarak yanında duracağını düşünmek istiyorum. Şunları da belirtmek istiyorum: Hadi ama! Bu dünyada tek amacın cinsellik mi? Evet, bir yeri var ama diğer her şeyin önüne geçecek derecede önplanda olması görüşüne katılmıyorum. Kafandaki seslere anlam veremiyorum. Ayrıca karşına çıkan her kadın seninle ya da bir başkasıyla illa da seks yapmak veya yapmış olmak zorunda değil, Yapmıştır ya da yapmamıştır, yapılır ya da yapılmaz, bu kadar önemli mi? Üstelik kendinle de çatışıp duruyorsun. Ne kadar hatalı düşüncelere sahip olduğunu bilsen de kendini tanıdığın hakları kadınlara tanıyamıyorsun. Şu an, şu dönemde, kaç sene sonrasında hala senin kafanın içinde yaşıyoruz, biliyor musun? Kendini savunabilir misin? Yaptıkların ve düşüncelerin konusunda ikna olacağımı hiç sanmıyorum. Tutulacak bir yanını bulamıyorum.

Karaktere aşırı tepki mi gösteriyorum diye düşünüp sonra vazgeçiyorum. Kitap boyunca karaktere karşı çok doldum ve içimde kaldı. :D O yüzden Muhsin'e söylemem gerekenleri buraya dökeyim dedim. Umarımki yazım olmuştur, mim için. :)

BEN DE BURADAN YAZIMI OKUYAN BÜTÜN BLOG SAHİPLERİNİ MİMLİYEYİM O ZAMAN :)
sinsice :D

28 Ekim 2015 Çarşamba



So what is it now?  
Yani ne var şimdi ha?                                                                   
What is bothering you?  
Seni rahatsız eden nedir?                                                        
If there is something you want to say    
Söylemek istediğin bir şey varsa eğer                            
Just say it                    
Söyle gitsin                                                                
You’ve changed a lot    
Sen çok değiştin                                                          
(What are you talking about?)   
Neden bahsediyorsun?                                         
You were never like this
Sen hiç böyle değildin                                                        
(What was I like?)    
Nasıldım?                                                              
I feel like these days   
O günlerdeki gibi hissediyorum                                                            
You get annoyed at 
Rahatsız olurdun                                                                 
The way I talk, do my makeup, hair and clothes   
Konuşma tarzımdan, makyajımdan, saç ve kıyafetlerimden           
(That’s just what you think)   
Bu sadece senin düşüncen                                                
Weve been dating for                                                               
About 10 months     
Neredeyse 10 aydır çıkıyoruz                                                             
And I guess you get sick of                                                     
Seeing a face you see everyday
Ve sanırım her gün aynı yüzü görmekten bıktın
But like you, I have lots of people
That say they like me
Fakat senden hoşlanıyorum, benden hoşlandığını söyleyen bir sürü insan var
(Um, I’m not going to stop you
If you want to go to someone else)
Başka birine gitmek istersen seni durdurmayacağım
But what is this thing called affection
Fakat nedir bu etkileşim dedikleri şey?
My heart won’t listen to me
I’m sick of it,
But my body won’t leave!
Kalbime ve vücuduma söz dinletemiyorum, bu beni deli ediyor.
I guess this is love
Sanırım bu aşk
I guess I love you
Sanırım seni seviyorum
(Okay, well listen to me now)
Pekala, şimdi beni dinle
You’re to clingy
Fazla yapışkansın
(Um, no I’m not)
Hayır değilim
You’re too possessive
Aşırı sahiplenicisin
(You’re possessive too!)
Sen de öylesin
It’s not like we’re even married
But then why are you hanging on me
Like a wife, in all of my business?
Üstelik henüz evlenmedik bile, o zaman neden karımmış gibi her şeyime karışıyorsun?
Because I wanted you to notice me
Çünkü beni fark etmeni istiyorum
I cut my long hair and
Gave it a perm
Saçımı kestirdim ve perma yaptırdım
But when I asked you about it
Ama sana fikrini sorduğum zaman
You said in a contemptuous tone
“You look old”
Küçümseyen bir ses tonuyla "yaşlı görünüyorsun" dedin
(I loved you because your long hair)
Uzun saçını seviyordum çünkü
Because I wanted to see you so badly
I called you
Seni görmeyi çok istediğim için arıyordum
And asked you if your love me
Ve beni sevip sevmediğini soruyordum
But you sounded annoyed and simply said 
“I’m busy”
Fakat sesin rahatsız olmuş gibi geliyordu ve sadece "meşgulüm" diyordun
(I’m sorry, I guess I’ve been acting badly)
Üzgünüm, sanırım kötü davranıyordum
We need to talk
Konuşmamız gerek
(We might as well break up)
Ayrılabiliriz bile
I didn’t know you felt like this
Böyle hissettiğini bilmiyordum
(Don’t try to just pass it off)
Geçiştirmeye çalışma
Because you were always next to me
Her zaman yanımda olduğun için
I guess I started to take you for granted
Sanırım sana alıştım/ sana kesin gözüyle baktım
And stopped thinking of your feelings
Ve duyguların hakkında düşünmeyi bıraktım
We need to talk
Konuşmamız gerek
We really need to talk
Gerçekten konuşmalıyız
Even though we love each other
Birbirimizi sevmemize rağmen
Why do we make each other hurt
By saying unnecessary things?
Neden gereksiz şeyler söyleyerek birbirimizi incitiyoruz?
(I love you so much)
Seni çok seviyorum
We need to talk
Konuşmamız gerek

Evet, bitti.
Bir hevesle şarkıyı çevirmeye başladım.
İngilizce çevirisi pek de iyi değilmiş aslında ve daha düzgününü de bulamadığım için buna devam etmek zorunda kaldım. Umarım Türkçe çevirim de fena olmamıştır. Bazı cümleleri sözlerin aslında ne demek istemiş olabileceğini düşünerek çevirdim.

18 Ekim 2015 Pazar

boş

Yorgunum.
Gücüm yok, ne başkası için ne kendim için
Hiç bir anlamı yok konuşmanın
Kimse birbirini anlamıyor
Ucundan bir tutsunlar hemen kendilerini insan sarrafı sanıyorlar.
Bilmiş bilmiş bakıyorlar.
Ne insanlar geldi geçti sen mi alimi oldun bu dünyanın?
Anlatmak zor.
Artık anlatmaya uğraşmak da istemiyorum.
Kalmadı.
Nasıl...

Ben de gözlerimi kapayıp kendimi uçuruma mı bırakmalıyım, aynı sizin gibi?

Her gelen yaşta dünya daha çekilmez oluyor, insanlar ve kendin...





Birisine anlatmak da ucuzlatıyor ya işi, ne bekliyorsun karşındakinden, o acıyı gidermesini mi? En iyisi susmak.       
                                                                                                                   Leyla Erbil

12 Ekim 2015 Pazartesi

neden!



Bitmiyor kötü haberler...
Hep beraber gülebildiğimiz bir zaman olacak mı acaba?
Sonbahar...
Hep sonbahar
Unuttuk diğer mevsimleri
Nerede bizim başlangıçlarımız?
Hep bir son
Hep bir son...
Bitmeyen "son"lar...


3 Ekim 2015 Cumartesi

going and then coming back my blues... uuuu uuu uuu mmm...

Vauv! İlk hafta beklediğimden iyi geçti aslında. :) Tanıştığım yeni insanlar oldu, gayet de sıcak ve bana yakın hissettiriyorlar. Bölümün soğukluğunu onlar da fark etmiş bu arada. Geçen sene aptallık yarı dönemde bölüme geçerek aptallık ettiğimi düşünüyordum. Şu an bilemiyorum, belki de götürüleri getirilerinden daha fazladır ama geçtiğim için pişman değilim. Şunu da fark ettim. Birinci sınıflar için bu sene bölüme alışma senesi olacak. Bölümü, okuldaki insanları daha önceden gözlemleme fırsatı yakaladığım için ve alışma faslını yarı dönemle atlattığım için kendimi biraz daha rahat hissediyorum.
Yalnızlığı çokça hissettiğim için grupların dışında kalmış kişilerle iletişim kurmak ve yanlarında olmak istiyorum. Yakın bir arkadaş gibi hissettiremesem de en azından onları da rahat hissettirmek istiyorum ortamda ama bunu her zaman ve herkese yapamıyorsunuz. Yalnız hissettiren biri olmak da korkularım arasında. Fakat siz ne kadar istemeseniz de insanlara yalnız hissettirebiliyorsunuz ve bu sizin elinizde de değil her zaman. Ne kadar uğraşsanız da öyle hissettiriyorsanız öyle hissettiriyorsunuzdur. Hatta böyle durumlarda aşırı çabalamak işi daha da berbat ediyor. Biraz da sizin ve karşınızdakinin kim olduğuyla alakalı. Uyuşmuyorsa uyuşmuyor.
Bazen de ipleri bırakmak gerekiyor. Sal açılsın, olacağı varsa bir bakmışsın kendiliğinden bağlanıvermiş.



30 Eylül 2015 Çarşamba

iyi değilim.

Kendimle dünya, kendimle abim, kendimle ailem, kendimle arkadaşlarım arasında sıkışmış vaziyetteyim. Bir kendim bile olduğundan emin değilim. Varlığımı hissetmek? Bir "ben" mevcut mu? İçim bomboş. Dolduramıyorum. Zaten yokmuşum gibi hissediyorum, olmayı bilmiyorum. Bu durumda dünya sahnesinden silinmek istiyorum. Hedefim değil burada adımı duyurmak, hayalim değil dünyaca tanınmak. Ama bir parçasının bile beni bilmesi için isteğim yok artık. Benki kendimi bilmiyorum. Olmayan bir şey nasıl bilinir. Ben nasıldımki? Ben neydimki? Ne değerim vardı? Bana yüklenenler değil, benim ne değerim vardı? Neyim vardı? Boşum... Peki ne ayakta dikilmemi sağlıyor?


I sometimes wish I'd never been born at all...





26 Eylül 2015 Cumartesi

yazıların en zor kısmı başlık :D

Bağlandığım bir Kore grubu yoktu şu zamana kadar. Sadece bir şekilde keşfettiğim-çoğunluğu da dizi ve filmlerden- beğendiğim şarkıları dinliyordum. BTS'i nerden gördüm hatırlamıyorum üzerinden kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen ama bir merakla açıp dinlediğim ilk şarkıları şu:


Şarkının sözleri olsun, danslarındaki güç olsun hoşuma gitti. Bir ara bu sene iyi ve istikrarlı bir şekilde ders çalışmak istediğim için gaza getirebilecek bir şarkı olduğunu düşündüm. Bundan sonra bir şarkılarını daha dinledikten sonra daha çok eğlence ya da grubu tanıtma amaçlı çekilen videolara baktım. Bir süreliğine Amerika'ya gönderilmişler. American Hustle Life adı altındaki videolarda o zamanki kısa eğitimleri gösteriliyor. Hip-hop grubu olarak tanınmasına rağmen kendilerini hip-hop ile kısıtladıklarını sanmıyorum. Üyelerinden ve liderleri Rap Monster'ın geçen paylaştığım videosunda da bu anlaşılıyor. 
Diğer K-pop gruplarından falan farklılar ve bunların arasındaki duruşlarını seviyorum. Ne kadar çok çalıştıklarını, istedikleri konuma ulaşabilmek için uğraştıklarını vurguluyorlar, videolarla destekliyorlar. Garip gelebilir bazı insanlara. Yani gösteriş olarak da algılanabilir, çalıştıklarını da insanların gözüne sokuyolar, işleri bu, denilebilir. Fakat ben bunun K-pop piyasasında ve hatta tüm dünyanın popüler kültür piyasasında gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakketmediği halde popüler olup para kazanan bir çok insan var, gerçi sırf müzik piyasasında da değil her yerde, her alanda mevcut bunlardan.  
Açık söyleyeyim K-pop gruplarını da küçümsüyordum biraz, hoşuma giden bazı şarkıları olsa da. Bana çok yüzeysel geliyordu. Biraz da pop olmasından kaynaklı. Pop müziğe sürekli ön planda olmasından, yaydığı boş ve yüzeysel yaşam tarzı anlayışından dolayı ön yargılıyımdır. Fakat bu grupların çalışma temposunu görünce ön yargım kırıldı. Yaşamları sırf yaptıkları işe odaklı ve ben kendilerine kendileri için vakit ayırabildiklerinden bile şüpheliyim. Hakkını vererek çalışan, bir amaç için uğraşan insanlara da laf söyleyemem öyle. Yine de pop müziği, popüler kültürü bağrıma basmadım tabi. İçinden iyi şeyler de çıksa ne olduğunu, insanları nasıl kötü etkileyebildiğini de biliyorum ve ben FARKLI OLANı seviyorum ya. :)
Herkesin sevdiği şeyleri sevmiyorum, herkesin baktığı tarafa bakmak istemiyorum, herkesleşmekten korkuyorum. Dikkat çekmeyeni keşfetmek, yapılmayanı yapmak, görülmeyeni görmek istiyorum. 


18 Eylül 2015 Cuma

-__-

Bugün sonunda hesap açtırmak için bankaya gittim. Evden sinirle tek başıma çıktım. Güvenliğe sorarak sıra aldım, üst kata çıktım. Bana verdiği formu doldururken bekliyordum. İşte o formu doldururken numaraya bakmadım, sıram gelmiş. Bana baya bekleyebileceğim söylenmişti ama tenhaydı. Gittim, oturdum. Benimle ilgilenen bayan ne söylüyorsa onu yapıyorum. İlk olduğu için gerginim ve ne yapacağımı bilmiyorum. Formu doldururken aptal aptal sorular soruyorum, defalarca ismimi, tarihi yazım imzamı atarken elim titremese de rahat yazamıyorum. Üstelik formu da başta kurşun kalemle dolduruyordum, beklerken doldurmaya başlamıştım. Tükenmezle doldurulmasının gerekebileceğini düşünmüştüm ama kalemi bulmuşken vakit kaybetmeyeyim, doldurayım dedim. Kurşun kalem kullandığımı görünce büyük şok yaşadı. Kadının canını yeterince sıkıp bıktırdıktan sonra işim bitti gideceğim. İmzaladığım kağıtlarda yazan yazıdan dolayı bana bir kopya verilmesini bekledim. Gitmeden önce "Alacağım başka bir şey var mı?" diye sordum, kağıtta öyle belirtiliyordu çünkü. "Vereyim ama dışarı çıkınca atacaksın, okuyacak mısın? Bu kadar kağıda yazık." gibi şeyler söyledi. "Okuruuum." dedim ben de. Okumam gerekir diye düşünüyorum, bir bilgim yok sonuçta. Ne biliyim? "İyi veriyim ama okumayacaksın biliyorum, bu kadar kağıda yazık." dedi yüksek sesle. Yandaki çalışan da ne olduğunu soruyor falan. Aldım kağıtları salak salak "Teşekkürler, iyi günleeeer." diyerekten sıvıştım bankadan. Yarı bitkin yarı asabi döndüm eve. 

Gülün ya da salak diyin, duyarsızlaştım. Artık eskisi kadar takmıyorum.


İnsanın hoşuna gitmese de dedikleri gibi sahte bir gülümsemeyle kandırılmaktansa hakaret yemek daha iyi.

11 Eylül 2015 Cuma

gecenin melodisi: Kara Tren Sen Oğlumu Gördün Mü

gecenin melodisi: Kara Tren Sen Oğlumu Gördün Mü: sabah ezan okunmaya başladığında yağmurda başladı. o zaman dedim melekler iniyor dünyaya çünkü her bir damla tanesi yağmuru bir melek indi...

yayınla butonunun üzerinde bi bekledim, öylece bakarak, boş boş

Artık, itiraf ediyorum. Kendime. Erkeklere karşı bu kadar saldırgan ve yıkıcı olmamın ardındaki baskın nedeni kabul ediyorum, aklımdan savuşturduğum. Ben onları hep kıskandım. Eğlenmeyi bilmelerini, daha rahat hareket edebilmelerini, istedikleri gibi konuşmalarını, risk almalarını, açık olmalarını, en çok da daha cesur olmalarını. Hep cesur olcam diye didindim, olmasam bile öyle göründüm, ama asıl davalarmda geri çekildim. Onlar kadar cesur değildim.
Ben, korkağım.
Korkarımki korkuyorum,efendim.
İşte bu yüzden bu kadar cesur olmaları bana batıyor. Kıskanıyorum, erkeklerin cesaretini ve bir türlü olmayı beceremediğim kadınları. Ben aşağılardayım, kimselerin göremediği bir yerlerde ve korkuyorum.
Olmak istemediğim birine mi dönüşeceğim? Korkuyorum ve olamıyorum.
Korkuyorum. İnsanların beni bu düşük halimle fark etmesinden, korkuyorum.
Hiç mücadele etmedim. Ben davalarımda hiç mücadele etmedim.
"Yapamıyorum." diye mızmızlananlara sinir olurdum ve işte söylüyorum:
Yapamıyorum!
Ben içten içe hep kahraman olmak istedim. Herkesin kahramanı. Yanlış bir seçim. Kendi kahramanım bile değilim. Kimsenin gözlerini güldürebildiğim yok. En çok da en çok ihtiyacı olanların.
Kayıplara kaybolmadan önce nasıl el uzatılır? Biri bana öğretsin.
Bir küçük çiçek açtırmadan bahçeyi kurutmaktan korkuyorum.

Üzülerek iyi biri olmak istemiyorum,
Bir şeyler yaparak iyi biri olmak istiyorum.


4 Eylül 2015 Cuma

Korkuyorsun
Sen, sevmekten korkuyorsun
Ve neden korkuyorsun biliyor musun
Sen de bir gurur varki
Kalpten önce o incinecek diye korkuyorsun
Söylesene önceki sevdalarında da gururun muydu incinen yalnızca
Belki de kalbin hiç kırılmadı gerçekten
Ve sen hiç sevmedin
Şimdi neden sevilmiyorum diye mızmızlanıyorsun
Gururun mu bu sevgiyi isteyen de
Zedelenen gururun için mi istiyorsun
Masum ayaklarına yatma
Sen oyun oynuyorsun
Ama yalnızca ayrıcalıklı olduğun oyunları seviyorsun
Kendini riske atsaydın,
Severdin zaten
                                                                                             jihoo

2 Eylül 2015 Çarşamba

ıhımmmm...

Evde boş boş oturduğum zamanlar, engelleyemiyorum, aklım sürekli geçmişe gidiyor. Yaptığım hatalar, söyleyemediğim sözler, gıcık olduğum insanlar... Keşke Eternal Sunshine of the Spotless Mind'daki gibi istediğim anılarımı sildirebilseydim, hatta bazen hepsinden bile kurtulmak geliyor içimden. Bomboş kalıp tekrar daha güzel bir şekilde çocukluktaki ilgi ve merakla yeniden doldurmak istiyorum aklımı. Çocuklukta en çok kitaplarla ilgilendiğim zamana geri dönüp orda kalmak istiyorum. Sırt çantamı alıp tek başıma bilinmezliklere doğru yol almak istiyorum. Kendim keşfedip kendim gülüp kendim konuşmak istiyorum. Yok olmak istiyorum. Varken varken birden hiç olmamışçasına silinivermişçesine yok olmak... İz bırakmadan, gittiğim an hafızalardan silinerek... Takmamak istiyorum, insanları umursamamak, insanların söylediklerini, bakışlarını umursamadan tek başıma karakter olmak istiyorum.Gelecek tepkileri umursamadan konuşmak istiyorum. Bana sinir olanları, ben yanlış anlayanları, yanlış tanıyanları umursamadan eğlenmek istiyorum. Kendi kendime o kadar yetmek istiyorumki insanlar tarafından rahatsız edilmeyeyim. 
Her zaman böyle değilim tabi ama bazen her şeyi silmek isteyecek bir noktaya geliyorum. Sonra benim silinmem daha kolay geliyor, daha rahat bir çözüm olarak görünüyor. Ama bu silinmek uçurumdan atlamak gibi değil de daha çok küçülüp küçülüp aniden yok oluveren bir çizgifilm karakteri gibi. 




K drama White Christmas'taki karlı sahnelerde 
bir başka güzel geliyor.

1 Eylül 2015 Salı

konuştuklarım değil, yazdıklarım

Bu dünyanın bazı gerçeklerini kabullenemiyorum
Kabul edemiyorum
Gerçeklerle yapamıyorum
Bu gerçeklerle yaşamak istemiyorum
Bu tatsız, sevimsiz gerçeklerle yaşamak gelmiyor içimden
Bunların gerçek olduğundan da emin değilim
Gerçeklerin gerçek olduğundan emin değilim
Gerçekleri bilmiyorum
Bana öğretmeni de istemiyorum
Bana kendi gerçeklerini öğretme
Gerçek ne?
Öğretme, söyle, gerçek ne?
Benim için kendi gerçeklerini bırakmayacaksın
Bilmiyorum, gerçekte, bırakamayacak mısın
Ben senin gerçeğinde yaşayamayacağım
Bilmiyorum, yaşamayacak mıyım
Senin gerçeğini öğrenebileceğimi sanmıyorum
Öğrenemediğim halimle beni sevecek misin
Gerçekte beni sevebilecek misin
Yanımda olacak mısın
Olabilecek misin
Yanımda olmak isteyecek misin
Gerçekte isteyebilecek misin
Sevecek miyiz
Gerçekte sevebilecek miyiz
Söylemek istediğim...
Kaçındığım...
Ya aşk
Aşk olabilir mi
Aşk, ne kadar aşk olur
Gerçekte aşk var olabilir mi
Var mı
Gerçekte var olabilir mi
Gerçeklikte var olabilir mi

Söylemek istemiyorum
Konuşmak istemiyorum
Anlatmak istemiyorum
Ben gerçeklerle yaşamıyorum
                                                                                                           jihoo

27 Ağustos 2015 Perşembe

başlık bulamadım

Elin Oğlu'nu bilir misiniz bilmiyorum. Bir kaç kere denk gelip izlediğim oldu. En iyi hangisinin Türkçe konuştuğunu merak edip dikkat kesildim. İlk Antonio gibi gelmişti ama sonra Chaby'nin daha iyi olduğunu fark ettim. Adamda da havalı bir duruş vardı benim izlediğim bölümde, çok fazla da konuşmuyordu. Kafamda öyle bir yer etmişti. Dün bir arkadaşımla birbirimize Kore dizisi, anime tavsiyesi verirken youtuberlara da değindik ve bana annyong chingu tr'yi söyledi. Kafama uyan youtuberları takip etmeyi sevdiğim için hemen açtım baktım. Chaby ile çektiği videolardan birine denk gelip "Aa, bu Elin Oğlu'ndaki adam mı?" sorusunun da cevabını bularak sonrasında Chaby'nin de bir youtuber olduğunu keşfettim ve art arda videolarını izledim. Şunu gördüm; evet, bu adam Koreli ama Türk kültürünü de edinmiş içine almış bir Koreli. Üstelik Türkiye'deki olaylara, değerlerimize sıradan bir Türk'ten daha fazla sahip çıkıyor. Annyong chingu tr'de Senem ile yaptıkları soru-cevap videosunda da gayet dürüst cevaplar veriyor. Hem Kore hakkında hem Türkiye hakkında gerçekçi değerlendirmeler yapabiliyor. Çoğu insan anavatanının eksiklerini dile getirmekten çekinir. Ama o bizim yanlışlarımızı yüzümüze çarparken kendi ülkesindeki yanlışları da aynı şekilde dile getiriyor. Geldiği bu noktada onu bir yabancı olarak görmek pek mümkün değil. Çoğumuzdan daha bi ait buraya. :) Sırf bu adamın yazdıklarını takip edebilmek için tumblr indirdim telefonuma ve hesap açtım. Sevdim ben bu adamı.


Bunu burda paylaşmam da bi sakınca var mı bilmiyorum ama paylaştım. Daha önce bir youtuberın videosunu paylaşan görmedim de. Düşününce yok gibi yani neden olsunki internet de başka şeylere göre daha rahat bir ortam ama yine de bir blogger olmanın gereklerinden emin olamadığım için henüz-öyle bir şey yok belki ama yazısız kurallar, hassas olunması gereken noktalar falan vardır, kendi kendime gereksiz sorunlar çıkarıyorum belki de- buralarda yeniyim çünkü. Yanlış yaptığım bir şey olursa beni güzelce uyarın lütfen. :)

Bu yazıda başka bir konuya da değinmek istiyorum. Yazıyı yazarken annem akşam yemeğine çağırdı. İşte haberleri izlerken yiyoruz. Usain Bolt'un düşme haberine sıra geldi. Kameraman gingerla çekim yapıyormuş da kenarda bir yere çarpıyor, ordan da dengesini kaybedip hep Usain Bolt'a çarpıyor aynı zamanda kendisi de düşüyor bununla beraber kamerasını da düşürüyor. Herkes Usain Bolt'un yanına koşuyor falan. Annem şunları söyledi: Böyle durumlarda da hep ben de bir diğer tarafı düşünürüm, yani herkes Bolt'a koşuyor ama arkada kameraman düşüyor kimse ona bakmıyor. Adam düştüğünde hemen kamerasına bakıyor, ekmek parasını onunla kazanıyor. Kameraya bir şey olsa parasını da ona ödetirler.
Doğru, yani tabiki Usain Bolt için sakatlık normal bir insandan birazcık daha farklı bir önem taşıyor. O da hem bu işten para kazanıyor hem de tutkusu koşma yönünde ama adamın dünyaca ünlü bir atlet oluşu diğer adamın durumunu neden önemsizleştiriyor?

23 Ağustos 2015 Pazar


Ben burdan gitmek istiyorum
Bütün mağlubiyetlerimi silmek istiyorum
Yok olmak...
Başka bir yerde yokmuşçasına yaşayasım var
Kimseyi tanımıyorum
Burda olmak istemiyorum
Dinlemekten sıkıldım
Yanıma gelme ve konuşma
Tek başıma huzurla oturabileceğim bir yere gitsem daha iyi
Bir gün konuştuğunuz için pişman olacaksınız
Ve beni suçlayacaksınız
Ben yine yok olacağım
Arama beni, bakma bana   :)
                                                                  jihoo

Burada paylaşacağım videoyu kaldırmışlar. Ling Tosite Sigure'den Telecastic Fake Show'u paylaşacaktım, başka video aradım ama sesler o kadar temiz değil. Yani aslında adamlar işini biliyor, iyi de yapıyorlar yani klipler pek yok youtube'da, bazıları kaldırılıyor ve duranlar da her an kaldırılabilir gibi korkuyorum, konser görüntüleri çoğunlukta ve grubun sayfasında da yeni çıkan şarkıların kısa halleri paylaşılıyor. Çok dokunuyor bu durum bana ya. :( Bir ara bir çıktığımda bakarım artık albümü var mı burada diye.

20 Ağustos 2015 Perşembe

isimsiz




Tokyo Ghoul animesindeki Kaneki Ken'i çok sevdim, sevimli şey ve geçirdiği evreleri, yaşadığı gel-gitleri, içindeki mücadeleyi, bütün o sesleri düşününce zamanla kendimle özdeşleştirdim. Zaten sürekli kitaplarda, filmlerde, animelerde vb. kendimi hep bir karakterle özdeşleştiriyorum, küçüklükte çizgi film izlerken yaptığım gibi. Küçüklükten kalan bir alışkanlık mı yoksa bir "öz"üm olmadığı için mi kendimi sürekli kurgusal karakterlerle özdeşleştiriyorum? Ama o karakterler kadar güçlü olmadığımı, olamayacağımı da biliyorum. Artık vazgeçme zamanı Jihoo. Vazgeç, gerçek hayata dön ve kendin ol. Şimdiki sorun da bu: Kendimi bilmiyorum.
İşte aynı Kaneki Ken gibiyim. Çocukluğum Kaneki'nin ilk hali, etrafı gözlemleyip kendime kılıf yakıştırmaya çalıştığım zaman beyaz saçlı Kaneki ve şimdi de hafızasını kaybetmiş, kim olduğunu bile bilmeyen, kim olduğunu hatırlayamayan, geçmişini kaybetmiş Kaneki.






3. sezonun çıkması için de sabırsızlanıyorum, Kaneki bu durumdan nasıl çıkacak acaba? Belki dayanamayıp mangaya geçip kaldığım yerden devam ederim.


         


?

19 Ağustos 2015 Çarşamba

bir "ben" var ara sıra bulanık da olsa, "sen" net ama her zaman meçhul ve şüpheye açık

Alışamıyorum, yapamıyorum. Ben bile "gerçek ben"i bilmediğim halde insanlardan "gerçek ben"i görmelerini istiyor ve bekliyorum. Yapmamalıyım, biliyorum. Ama elimde değil. Hala kesin bir şey söyleyemiyorum kendim hakkında ama nevrotik olduğum konusunda şüphelerim artmaya devam ediyor içten içe. Arkadaşıma söylesem kendimi yakıştırdığımı düşünüyor. Bu da beni incitiyor, hayalkırıklığına uğratıyor. Yakın gördüklerimiz bile bazen yakın hissettirmiyor. 
Nevrozla bir alakası var mı emin değilim, çok iyi bilmediğim konularda net konuşup büyüklenmeye de korkuyorum. Belirsiz konuşmalarım bazen çok sinir bozucu oluyor karşımdakiler için de benim için de, anlıyorum. Fakat hiçbir konu da bütün bilgilere ulaşma gibi bir lüksümüz yok ki. Net ve kesin konuştuğunuz zaman da bir pürüz çıktı mı bunu, size laf çarpmak için fırsat saycak insanlar da çok, ağızları konuşmasa keskin bakışları illaki bir çizik atıyor size. Uzattım yahu, anlatmak istediğim şuydu: Ne kadar dolandırsam da nevrozla alakalı gibi görünüyor, ben de "sahne korkusu" olduğunu düşünüyorum. Kalabalıkta rahat edemiyorum; insanların beni izlediği fikrine kapılıyor ve geriliyorum öyleki ellerimin titrediği de oluyor ve bu fark ediliyor bilhassa yabancılarla, yakın hissetmediğim insanlarla iletişim halindeyken ve yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. Özellikle okulun yemekhanesinde ve metroda bu sıkıntıyla baş edemediğim oluyor. 
Gerçek şuki normak insan diye bir şey yok denilebilecek kadar az fakat biz kendimize bakmayı unutup ufacık bir açık yakaladık mı karşımızdakini küçümsüyoruz. 
Servis beklerken konuştuğum arkadaşa kalabalıktan hoşlanmadığımı söylemiştim, bu noktaya nerden geldiğimi hatırlamıyorum galiba okuldan bahsediyorduk ve arkadaş bana "E, üniversite normal." diye cevap verdi hani "Ne bekliyordun.". Nerde bulunduğumun ve nasıl olması gerektiğinin ben de farkındayım ama benim de bir sorunum var demekki ufak da olsa, sen bunu anlıyor musun? 


studio ghibli'den whisper of heart


12 Ağustos 2015 Çarşamba

ufak bir şey anlattım

Bloğumdaki ilk yazımı okudum. İtiraf ediyorum, o kitap da okumaya başlayıp devam edemediğim kitaplar arasına katıldı. Bu durum küçükken aile üyeleri tarafından "kitapkurdu" diye tanımlandığım zamanlarda okuduğum bir kitaba nasıl bağlandığımı, bir kitapla vakit geçirmekten nasıl zevk aldığımı, her yeni kitapta duyduğum o kaşif merakını hatırladıkça beni çok üzüyor. Yani ben, okuduğu kitabıyla sofraya oturan, her yere kitabını götüren ve hatta başucunda, yastığının yanında kitabıyla uyuyan ben şimdi başladığım kitapların çoğuna devam edemiyor, odaklanmakta zorluk çekiyorum. Uzun bir zamandır kendime yeni özellikler katmaya çalışırken özümdeki karakteri kaybettim gibi görünüyor. Eski Jihoo'nun en güzel özelliklerini yeniden kazanmak istiyorum, artık kaybettiğime göre o özelliklere ancak kazanarak ulaşabilirim gibi görünüyor.

Yine bir kitabın ortalarındayken başka bir kitaba başladım: Nevrozlar ve İnsan Gelişimi- Kendini Gerçekleştirme Mücadelesi. Nevroz hastasıyım, gibisinden net bir sonuca varabilecek durumda değilim ama kendimde gözlemlediğim şeyleri kitabın içindeki nevroz anlatımında buldum. Önceki hallerime kıyasla daha iyi bir durumda olduğumu düşünüyorum açıkçası fakat hala bir labirentteyim. İnsanın kendi içindeki labirentten çıkması mümkün mü bilmiyorum, pek de sanmıyorum. Sonuçta bizler için dünyadaki bütün bilgilere ulaşmak ütopik bir çaba. Sylvia Plath şu sözleriyle içimi kemirip duran fakat dile getirmekten kaçındığım sıkıcı bir konuyu aktarmayı başarmış:
 I can never read all the book I want; 
I can never be all the people I want and live all the lives I want.
I can never train myself in all the skills I want.
And why do I want?
I want to live and feel all the shades, tones and variations of 
mental and physical experience possible in life.
 And I am horribly limited.

Fakat şunu biliyorum; ne olursa olsun, ne kadar kısıtlı olursak olalım bizler, uğraşmalıyız. İşte aradığım da bu çabalama, çalışma, harekete geçme... sadece bir şeyler yapma arzumu arıyorum. 
Solmuş tutkuma bakınıyorum; kapılıp gitmek için değil yolumda arkadan itici bir güç olması için. :) 

11 Ağustos 2015 Salı

nedir?

Sigara içmeye başladım. Ne kadar bir yeniyetmenin hayata dair küçük ve hatta saçma deneyimini anlatıyormuş gibi görünse de yazım, öyle değil. Küçüklükten beri sigarayı sevmiyordum, sigara içenlere karşı ise bir önyargım varmış yavaş yavaş açığa çıktı kafamda. Annem de babam da sigara içiyordu sonra bazı sebeplerden ötürü babam bıraktı. Annemse hala devam ediyor. Bir ara çok söyledim bırakmasını, tepki gösterdim ama sonra bıraktım. Kişinin kendi istemesi gerekiyor, kendini hazırlaması gerekiyor. Ayrıca fazla tepki de ters tepebilirdi. Bende sigaraya karşı sert bir yargının oluşmasındaki büyük etken-şimdi başladıktan sonra bu etken daha mantıklı görünüyor- belki de abimdi. Abimden gördüğümü sergiliyordum belki de. Şu an sigara konusunda nasıl bir durumda o da benim gibi gizliden mi içiyor bilmiyorum. Arkadaş etkisiyle başlayanları az da olsa ve çaktırmadan da olsa küçümsüyordum. Benimki de arkadaşla oldu fakat bir hevesle değil. Evet, yakın arkadaşım içmeseydi hala içmiyor olabilirdim ama dediğim gibi hevesle başlamadım. Hayatımda bazı şeylerin istediğim gibi gitmemesi, benim istediğim gibi olamamam, aşk isteyip de aşk için yeterli cesareti gösterememem sonucundaki çöküntüm, çevremdekilerin başarılarını izleyerek kendimi kendi içimde bir kuyuya bırakmam falan bu ve saymadığım küçük de olsa daha birçok yaşantının sebep olduğu içimdeki buhrandan sıyrılıp iki nefes alma ihtiyacı... İşte bu nefesi de sigaradan alıyorum. Henüz bağımlı değilim. Evde risk alıp annemlerden uzak bir köşede bir nefes olsun çekiyim diye fırsat kollamıyorum, bir sigara içmezsem uyanamam demiyorum, okuldaki çevresi dumandan üstü başı ise kokusundan geçilmeyen tayfayla da takılmaya niyetli değilim. Sadece arkadaşıma eşlik ediyor ve bazende sigaradan yalnızlığıma eşlik etmesini bekliyorum. En çok dışarının görmediği, benim sakin sakin yerimde oturuyormuş gibi durduğum ama içimde ruhsal sıkışmalarımdan sızan karanlığı bastırmaya çalıştığım zamanlarda istiyorum.
Hayalliyorum, yalnızlığın derinliğine düştüğüm zamanlarda kendimi sigara içerken hayalliyorum. Bir kış günü soğuğun ortasında ya da sonbaharda yaprak dökümü zamanı...Hayır, bunları hayallediğimden emin değilim. Belki hayalimin bir unsuruydular, şimdi de aklıma üşüşmüş olabilirler. Ama şu net, kendimi hayalliyorum, çocukların parklara hücum edemediği saatlerde, havanın soğumaya başladığı mevsimde, günün eve koyulmam için acele etmeyebileceğim bir vaktinde, semtin yüksek bir yerinde ıssız bir parkta bir salıncağa oturmuş ayaklarım yerde hafifçe sallanırken sigaramı içer vaziyette, batarken yumurtanın sarısı gibi patlamakta olan güneşin ışınlarının sızdığı yaşamı, yaşantıyı, hayatı, gerçeği, acıyı, komediyi şöyle bir süzdüğümü hayalliyorum. Bir an uzaklaşıp yine kendime kapılıyorum. Ne kadar her bir insanın birden kahramanı olmayı arzuladğım olsa da küçüklüğümden, bilgisizliğimden, zayıflığımdan, korkaklığımdan bencilliğe tutunuyorum. Aşkı istiyorum. İçimde aşkı bulamıyorum.

7 Ağustos 2015 Cuma

Psycho-pass adlı bir animeye başladım. Hikayesinin yanında ilk açılış şarkısı da beni baya bir etkiledi ve bu şarkının bütün halini bulma isteğiyle youtubeda yaptığım ufak araştırmayla Ling Tosite Sigure adında bir Japon grup keşfettim. Vokaldeki adamın sesi ince olmasına rağmen ilginç bir havaya sahip, insana ulaşıyor. Tokyo Ghoul'un açılışındaki parçanın baş kısmındaki yaptığı vurgular ruhuma hüzün salıyor.


Akustik halini paylaşmak istedim. :)



Psycho-pass'te de o ince sesin deli çınlamasına bayıldım. :) Sadece adamın sesi yok tabi burada.


Fakat sadece Ling Tosite Sigure'yi değil aynı zamanda youtube'da Pellek diye de bir metalciyi keşfettim. Psycho-pass'in "abnormalize" şarkısını grup kadar etkili söylüyor. Başka da şarkının uzun halinin güzel bir söyleyişle biraraya geldiği video bulamadığım için mp3'ümde bu adamın sesi yer buldu. Dünden beri tekrar tekrar döndürüp dinliyorum, heveslenip çevirisini bile yaptım, ne kadar yeterli bir çeviri oldu bilemiyorum ama fena değil bence. :) 



Aklımı kimseye gösteremeyeceğim şeyler basıyor
Hataların bile var olmadığı bir dünyada kayboldum
Bu, sadece görünür şeylerin gerçek olduğu ve inanılmaz bir dereceye tutturulduğu(?) bir dunya olgusu
Ne olduğunu açığa çıkarabilir miyim peki?
Plastic tac tic
Artık kimse delirtilemiyor
Sen de bu güzel naylon dünyanın içindesin
Çok şirin bir dünyada, bazı sebeplerden ışığı göremiyorum ve benim bozulmuş kalbim sonsuz bir yansıma
Gizem senin için devam ediyor, sahte renkleri ve geleceği açığa çıkarma
Sahtenin naylon dünyası, gizli hareket sende kalsın(?) :p :D
Gizemli ve kapalı
Görünür şeyler bile benim sahte gösterim
Onlar gerçeğin karşıtı
Telecastic tac tic
Şimdiye kadar her şey normal görünüyordu değil mi?
Sapkın naylon dünya, bütünüyle duygusuz dünyanın sonsuz yansıması
Bu yer çoktandır bir Gestalt yanılsaması; her bir birey ayrılır ve hologram içinde gerçeğin bütün renkleriyle boyanır
Gizem senin için devam ediyor, sahteni naylon dünyası
Eğer her şeyi açığa çıkarırsak fark edeceğiz, anılar varlığa kavuşacak
Her şey tersyüz edilir ve yanılsama şimdiden arkada kalır(?)
Böylece ben bile gerçekten korkuyorum
Bu sadece görünür şeylerin gerçek olduğu, sahteliklerin elden ele her şeyi etkilediği bir dünya olgusu
Aklımı kimsenin memnun olamayacağı şeyler basıyor
Fakat eğer bu, ait olduğum yerse benim için yeterli değil

19 Temmuz 2015 Pazar

hımhım...

Şeker Bayramı'na birkaç gün kala odamı toplamaya karar verdim. İki senedir mi ne toparlama işini doğru düzgün yapmıyordum. Toparlamadan kastım verileceklerin ve atılacakların ayırılması, odanın yeniden düzenlenmesi. İki günde halledebildim düzenleme işini ve düzenlerken kaybettiğimi düşündüğüm ve artık umudumu kestiğim kitabımı yani Cyrano de Bergerac'ı buldum. :) Raflara yığıverdiğim diğer kitap ya da dosyaların altından çıktı. Hala bende ve istediğim zaman açıp "Eksik olsun!" tiradını bağıra bağıra okuyabilirim. 
Ayrı olarak yeni başladığım ve fazlasıyla etkilendiğim bir mangadan bahsetmek istedim: Shingeki no Kyojin yani Attack on Titan. Bu manganın fotoğraflarını bir telefondaki bir fotoğraf paylaşım uygulamasında görmüştüm, hayran kitlesi geniş. İlk başlarda pek takmadım ama sürekli karşıma çıkmaya başlayınca ilgimi ve merakımı çekti. Genelde çok populeritesi yüksek olan şeyler ben de bir itici etki oluşturur, mangadaki titanlar da ayrı bir itici olmasına rağmen merakla okumaya başladım. Beni bir hikayeye bağlayan en etkili unsur gizem sanırım. Şu ana kadar beni etkileyen kitapları, filmleri, dizileri ve animeleri düşününce devam etmemi sağlayan hala çözümlenmemiş şeylere karşı duyduğum meraktı. Şu an 21. bölümdeyim ve hikayede tamamiyle açığa çıkarılmamış noktalar, henüz bütün yönleriyle tanıtılmamış karakterler var. Görsellerde beni tedirgin eden bazı resimlerin olmasına rağmen okumaya devam ediyorum. Henüz animesini izlemeye cesaret edemedim ama o da aklımda.


24 Haziran 2015 Çarşamba

bir insan neden sevdiğini söyleyemez?

"Seni seviyorum." duyulması en güzel söz tabiki fakat aynı şeyi siz ağzınızdan bir türlü çıkaramıyorsanız durum değişiyor. Söyleyemiyorum evet, söyleyemiyorum. Bunun için kendime çok kızdığım da oldu, söylemek için kenimi zorladığım... Yapamıyorum. Neden illa bunu söylemem gerek, başka şeylerden sevdiğimi anlayamıyor musun? Bu söze bu kadar takıntı niye? Artık kendime kızmaktan ziyade insanların beklentisini gördükçe rahatsız oluyorum. Bana alıcaklı gibi görünmeye başlıyolar, birileri bana sevgi gösterdiği zaman kendimi onlara karşı borçlanmış hissediyorum. Aile olsun, arkadaş olsun. Sevgi görmek herkesin hoşuna gider, sevgiden sıkıldım ya da sevmiyorum diye bir şey yok ama ben artık bu beklentilerden çok yoruldum. Ne var yani, bu şekilde kabul edilemiyor muyum? Sıkıldım ve boğuluyorum beklentilerden.
Her insan ister istemez beklenti içinde yaşıyor, olmasını istediği bir şeylerin beklentisi içinde. Benim beklentilerim aza inmiş durumda. İnsan hayal kırıklığına uğradıkça bir şeyleri beklemeyi bırakıyor Bana yapılanın aksine insanları hayalkırıklığına uğratmak hoşuma gitmiyor. Çoğu kişi benim hayalkırıklığımı görmüyor bile. Bilmiyorum, yeteri kadar değer vermediklerinden mi ama eğer umursansaydım, görürlerdi gibi geliyor. Yine de insan çoğu zaman kör olabiliyor. Dediğim gibi insanları hayalkırıklığına uğratmak istemiyorum, incindiklerini görünce üzülüyorum ama bu kadar zorluk çekerken anlayış istiyorum. Sonuçta bazen ben de sevdiklerime karşı körleşsem de kimseyi incitmek istemiyorum. Beklentileri karşılayamamak beni çok üzüyor ve beklentiler arasında sıkıştırılmış hissediyorum, boğuluyorum.
Bu kadar boğulunca acımasızlaştığım da oluyor ama ne kadar soğuk bir insan olsam da taş kalpli değilim, buzlar kraliçesi de değilim ben.
Kırılmanın nasıl bir şey olduğunu bildiğim için üzüldüklerini görünce insanları kırmak istemiyorum. Anlaşılamadığımı, bazen anlaşılmak bile istenmediğimi gördüğüm, umursanmadığım için insanları anlamak, dinlemek ve umursadığımı göstermek istiyorum. Yalnız hissettiğim için onlara yalnız hissettirmeye korkuyorum. Ama bütün insanlara bunu uygulamak her zaman, o kadar zor ki. Bunun bir de karşılığını bulamamak var. Gerçek sevgi karşılıksızdır derler. İnsan sevdiğinden sevgi görmek istemez mi? İnsan umursandığını, değerli olduğunu görmek istemez mi? Hiç mi gösteremiyorum ben? İnsan ilişkileri neden bu kadar zor, bu kadar yorucu? Benim içimde yok heralde. Neden bu kadar yorucu geliyor?

23 Haziran 2015 Salı



1990 Fransız yapımı Cyrano de Bergerac filmidir, karakteri Gerard Depardieu canlandırır ve Rüştü Asyalı tarafından seslendirilmiştir. Tiyatroda oynanan tiradın sözleri çeviriden kaynaklı olarak biraz farklıdır.

bu da böyle bir anı işte :D

Geçen sene lise son sınıfta arkadaşımın tavsiyesiyle biz kendi deyişimizle f4 tayfası tiyatroya gidip Cyrano de Bergerac oyununu izledik. Arkadaşım çok beğendiğini ve bizim de beğeneceğimizi düşündüğünü söylemişti gerçekten heyecanlı ve etkilenmiş bir biçimde. Cyrano de Bergerac'ı daha önce duymamıştım. Açıkçası en başta belki de Fransızca isim düzenini anlayamadığımdan dolayı karakterin kadın olduğun düşündüm ya da arkadaşın anlattığı başka bir oyunla karıştırdım. Neyse, gittik. Oyun, özellikle de başrol oyuncusu çok etkileyiciydi. Oyuncunun gerçekten hissederek, kendini karakterin kendisi sayarak oynadığını görebiliyordunuz. Ayrıca güzel de bir sesi vardı. Özellikle akşam sahneleri bana anlatılmak istenen anın havasını hissettirdi. Bir kere izledikten sonra bir de ailemle gittim, tekrar izledim. Nedense birden bire oyuncularla aramda bir bağ kurulmuş gibi oyundan sonra uzun süre özlem hissettim. Oyunun, sahnelerin, karakterlerin, hikayenin havasını özledim.
Asıl anlatmak istediğim kısma geliyorum. Oyundan o kadar etkilendikten sonra kitabını da okumak istedim. Okulda kütüphaneye gittiğimiz zamanlardan birinde aklıma geliverdi ve raflarda Cyrano de Bergerac'ı aramaya başladım, buldum da. Bir sandık dolusu altın bulmuş hazine avcısı kadar sevindim ve kimseye de kolay kolay veremedim kitabı ilk zamanlar. "Hayır! Ben aradım, ben buldum, önce ben okuyacağım." kafasındaydım. :D Oyunu tavsiye eden arkadaşımla dönüşlü olarak okuduk kitabı. Bizim için öyle bir değeri vardı ki, öyle bir sahiplenmiştik ki kitabı kütüphaneye geri bırakamıyorduk. Tabi başlarda ben görev ve sorumluluk düşüncesiyle arkadaşıma kitabı geri getirmesini, kütüphaneye bırakmamız gerektiğini söylüyordum, öyle hatırlıyorum. Sonra ben de vazgeçtim yani bir gün elbet geri verirdik. Bir kitaptan ayrılmak bu kadar zor olur mu? :D Milli eğitimin kitabıydı ve pek sağlam değildi. Kitap elimizde biraz yıprandı. Kimse de kolay kolay kütüphaneden alıp okumazdı onu ama yine de yıpratmış bir şekilde geri vermek istemedim, başka bir açıdan o kitapta bizim izlerimiz vardı. :) Dershanenin yakınlarındaki kitabevinde bir kez daha Cyrano de Bergerac'ı buldum. Bunu da yıpratmamak için sadece birkaç sayfasına göz gezdirdiğim kitabı bizim elimizde olanın yerine kütüphanedeki abiye geri verdik.
Biraz suçluluk duydum, çok az. Kuralların dışına çok çıkan birisi değilimdir ve küçük bir şey oysa da ilk defa böyle bir şey yapmıştım. Yine de sağlam dayanaklarım var. Birincisi; kitabı yıpratmıştık o vaziyette teslim etmektense yeni bir kitap vermek bence daha iyiydi. İkinci; kütüphaneden kitap alınıp okunuyor ama o kitabın alınacağını pek düşünmüyorum çünkü genelde ödev için alınıyor o kitaplar. Üçüncüsü; ben okula milli eğitimin kitabından daha sağlam ve hiç okunmamış bir kitap verdim.
Ha işte can alıcı nokta; benim elimde olan kütüphaneden aldığımız asıl kitabı bulamıyorum. :(

genelde SÜRPRİZler beni pek mutlu etmez ama bu...

Vay canına! Hah! Birkaç ay önce, okul yılının ortalarındaydı sanırım net hatırlayamıyorum ama baya önce kendi bloğumu açmaya çalıştığımda bir türlü bulamamıştım internette ve uzun süre giriş yapmadığım için kendiliğinden kapandığını düşünmüştüm. Cahillik yanılması, ben böyle düşündüm ama böyle bir şey gerçekten mümkün mü bilmiyorum. :D Şimdi bir şekilde başka bloglara bakarken kendi bloğumun kapanmadığını fark ettim. Çok sevinçliyim. Blogları okudukça tekrar blog açma isteği hissediyordum içimde ama tek başıma iyi olduğumu düşünmediğimden dolayı bir arkadaşı ikna etmeyi planlıyordum. Bloğumun kapanmadığını keşfetmem çok iyi oldu. Sönük ve tenha bir bloğum olsa bile bir süre daha tek başıma burada takılabilirim. :) Zaten asıl maksat içimi dökmek, anlatamadıklarımı buraya aktarmak ve tesadüfen biri bloğuma rastlar, eğer ufacık da olsa kendisinden kırıntılar görüp değer verir düşüncesiyle mutlu olmak. 
Denizin diplerine saplanmış yıllaaaaaar yıllar öncesinden kalma bir bozuk para gibi, bir değeri yoktur ama onu bulan araştırmacı ve maceracı ruhların içinde büyük heyecanlar ve anlamlar uyandırır. 

8 Ocak 2015 Perşembe

Bence trip atmalıyız!

Benim bulunduğum nesil ve belki de benden bir önceki ile bir sonraki de dahil "trip atma" diye tutturmuşlar gidiyor. Artık bıktırıcı olan tavırlar söz konusuyken hadi neyse diyorum, trip atma lafı kulağıma hiç hoş gelmese de ama bir sitemi bile kaldıramıyorlar. Bence trip yemek gerekli. Bir odun olarak kalmak istemiyorsan o tribi dinlemen gerek. Sonuçta kimsenin duygularını duymadan, davranışlarının insanlarda ne tür hislere yol açtığını öğrenmeden nasıl bir insan olduğunu tam anlamıyla bilemezsin. Sen sadece düşündüğün sen değilsin insanlarda ortaya çıkardığın etki de seni sen yapan unsurlardan biri. Düşüncelerini her dakka direkt löp diye söyleyebilen biri değilim. Biri ban bi laf söylediğinde tabi ki saldırıya uğramış hissediyorum ben de ve sinirleniyorum ama sonrasında kendimi sorgulayabiliyorum. Bunu yapmam gerektiğini biliyorum. Kendime çok yüklenip haksızlık etiğim de oluyor. İnsanların durumlara, olaylara hep "ben" diye yaklaştığını görünce fark ediyorum kendime haksızlık ettiğimi. Ne yazık ki bu eşekliklerim ve aptallıklarımın da olduğu gerçeğini değiştirmiyor.